yeni parantezler   charles bukowski   john fante   hızlı gazeteci   milo manara   Mizah   Karikatür   Çizgi Roman   Güncel Kitaplar   Edebiyat   Fıkra   kitaplardan seçmeler   parantez'in kitap listesi   ilhan yayınları & delta yayınları  
   anasayfa
   

 günahıyla sevabıyla Brassai

Günahıyla Sevabıyla Henry Miller

Henry Miller... Buruş buruş bir trençkotun üzerinde beliren o pembe beyaz çehre, o kalın sarkık alt dudak, su serpintileri arasından ufku taramaya alışmış denizcilerinki gibi keskin o deniz yeşili gözler, bakalit çerçeveli kocaman gözlüğü siper alıp beni merakla sorgulayan, bir köpeğinki kadar saf ve dikkatli, sükûnet dolu o dingin bakış hiç aklımdan çıkmayacaktır. Gri buruşuk fötr şapkasını çıkardığında gümüşi saçlarla çevrili dazlak kafası neon ışıkları altında parlamıştı. İnce uzun boylu, çıkık eklemli, üzerinde bir dirhem fazla et bulunmayan bu adamda, dünya nimetlerinden el etek çekmiş bir çileciyi, bir bilgini, bir Tibet rahibini çağrıştıran bir yan vardı. Bir makyajcı, yüzüne bıyık, uzun gri saçlar ve bir de patrik sakalı ekleyecek olsa, çekik Asyalı gözleri, iri burnu, aristokratlara özgü büyük burun delikleriyle Miller'ı Yasnaya Polyana'nın bilgesi Lev Tolstoy sanabilirdiniz... Onun yes yes'lerle ve hım hım'larla noktalanan, erkeksi, sıcak, çınlayan tok sesini ve sözlerine sessizce eşlik eden o bir tür keyif mırıldanmasını da ilk kez o zaman duydum.

Henry'nin karısı June -yazılarında Mona olacaktır, Mara olacaktır- Paris'e, daha önce de 1927'de, Henry'yi New York'taki bodrum katında sıkıntıdan patlamaya terk edip Rus kadın sevgilisiyle birlikte yaptığı bir kaçamak sırasında gelmişti. Seine'in sol yakasında Saint-Germain-des-Près'ye yakın Princesse Hotel'de kaldı. June aynı yıl içinde anılar ve armağanlarla yüklü olarak New York'a döndüğünde "her zamankinden de güzel"di. Yuvaya geri gelmesiyle birlikte, "ihanet"inin yarattığı acı Miller'ın kafasından silindi. Bu yıkıma ilişkin yazmak istediği Crucifixion [Çarmıha Geriliş], Rosy Crucifixion [Pembe Ölüm] olarak değişecekti. Henry, June'u sorguya çekiyordu: Picasso'yu görmüş müydü? Ya da Matisse'i? Hayır, onları görmemişti. Buna karşın Zadkin'le, Marcel Duchamp'la, Edgar Varèse'le ve Miller'ın adlarını hiç duymadığı, ilerde dost olacağı Michonze, Tihanyi vb. ile tanışmıştı.

1928'de June, yeterince para kazandıktan sonra, Fransa'ya bu defa Henry'le birlikte gelir. Bütün bir yıl Paris'te kalırlar ve hemen hemen tüm Avrupa ülkelerini gezerler. Daha o zamandan Henry'yi tanıyan Tihanyi, onun kendisine bir tuval satın alabilecek ya da esaslı bir yemek ısmarlayabilecek bir zengin Amerikalı amca olmadığını, tersine Paris'te oldukça ender görülecek cinsten, cebinde beş parası bulunmayan, ismi cismi bilinmeyen, evsiz barksız yoksul bir Yankee olduğunu biliyordu. Fransız yasalarına göre, polisler ve "kırlangıçlar" (bisikletli polisler) onu serserilikten tutuklayıp karakola götürebilirlerdi. O dönemde bütün serveti bir diş fırçası, bir tıraş makinesi, bir cep defteriyle dolmakalem, bir yağmurluk ve Amerika'dan beraberinde getirdiği bir Meksika bastonundan ibaretti. Tek sorunu yiyecek yemek, yatacak yer bulmaktı.

Henry, "Sadece fiziksel, biyolojik küçük sorunlarla uğraşıyorum" diye tekrarlayıp duruyordu, böylesine basit uğraşlardan habersiz refah içinde yaşayan ve kendisiyle insan ruhu üzerine felsefi tartışmalar yapmak isteyen dostu Fraenkel'e. "Ben size açım dediğimde siz bana ruhtan söz ediyorsunuz. Bütün istediğim biraz yiyecek, gerçek yiyecek" (Hamlet). Ne var ki hayatının yarısını geride bırakıp kırkına merdiven dayamış bu adam, o akşam da, aç karnına, hangi mucize sonucu bir yatak ve bir çatı bulacağını henüz bilmediği halde en ufak bir endişe belirtisi göstermiyordu: Sükûnetin ta kendisiydi o. Kaygısızca, kalenderce, neredeyse meleklere yaraşır bir biçimde ama ışıl ışıl neşeli bir ses tonuyla tekrarlayıp duruyordu: "Param yok, geçim kaynağım yok, umudum yok. Dünyanın en mutlu insanıyım!" Ve gülüyor, gülüyordu... O çınlayan gülüşü hiç unutmayacağım...

André Breton Entretiens'de (Söyleşiler), Birinci Sürrealist Manifesto'nun yayımlanmasından kısa bir süre önce Aragon, Roger Vitrac, Max Morise vb. gibi birkaç arkadaşıyla birlikte, Rimbaud'nun "Her şeyi bırakın... Yollara koyulun..." buyruğuna uymak için nasıl yayan olarak alıp başını gitmeye kalkıştığını anlatır. Ama aylaklık, sokak serseriliği, dilencilik, boş mideyle parasız pulsuz sefalet içinde yüzmek bu şık semtlerde yetişmiş çocukların harcı değildir. Girişimleri başarısızlıkla sonuçlanır. Bu kurtarıcı serseriliği, Paris sokaklarında beş parasız dolanarak hayata geçiren Miller olacaktır. "Sokakta doğmak demek, ömrü boyunca başıboş dolaşmak demektir." Tekrarlamaktan hoşlandığı bir sözdür bu. Ve kendine örnek aldığı Rimbaud'yu düşünür: "Bütün başıboş gezmelerinde hep yayandır ve hemen hemen her zaman da aç." Henry, anılmaya değer tanışma günümüzden beri, beklenmedik tersliklerle dolu yoksulluk içinde geçmesine karşın o dönemin keyifli coşkusuna sık sık atıfta bulunur. "Hiçbir şeyim yoktu, hatta çoğu zaman midem de boştu ama yine de mutluydum. Ve ender rastlanan bir şey: En güzel anları genelde berbat eden kaygılardan uzak, mutlu olduğumun bilincindeydim."

Bu coşkusu nereden geliyordu? Atlantik'i aşmış olmak, gökdelenleriyle birlikte New York'u, onca acı yaşadığı bu kenti ve aynı zamanda June'u ve onun taşkın sevgisini geride bırakmak, ona göre bir kaçağın başarısıydı. Henry, Paris'te, özellikle de otuzlu yıllarda hâlâ başka ülke insanlarının kutsanmış mekânı olan Montparnasse'ta yeniden bulduğu özgürlük havasını derin derin soludu. Yatağı olsa da olmasa da, yemeği olsa da olmasa da, tütünsüz kalsa da, pek önemli değildi onun için. Bunlar ıvır zıvır şeylerdi. Gardiyanlarını, peşinden kovalayan bekçi köpeği sürüsünü ekmiş olmaktı onu neşeye boğan.

Gerçekten Paris'te, gerçekten güvende olduğuna bir türlü aklı kesmiyor, gözlerini ovuşturup kendini çimdikleyerek bunun bir rüya olmadığına inanmak istiyordu. "Birleşik Devletler'de kendimi tamamen yalnız hissederdim. Dôme'a adım atar atmaz, nihayet dişe dokunur iki çift laf edebileceğim benim türümde bir yığın insanla karşılaştım." Ama Henry'nin Amerika'dan kaçışının gerçek nedenlerini ancak daha ilerde, kendim bu ülkede bir süre kaldıktan sonra anladım. Avrupa'da yoksulluk başa gelmiş bir felaket, bir şanssızlık olarak kabul edilir; Birleşik Devletler'de ise toplumun affetmediği ahlaki bir kusur, bir ayıptır. Biraz Marcel Proust'taki Guermantes'lar ile Combray burjuvazisi arasındaki fark gibi.

Hindistan kastlarını çağrıştıran bu burjuvazi herkesi gelirine göre sınıflandırırken Guermantes'lar servete hiç önem vermezler, onlara göre yoksulluk hoş olmasa da asla küçültücü değildir. İşte bu küçümseme zaman içinde Miller'ın canına tak eder, kaçmak istediği budur. Deliliğin, intiharın eşiğine gelmişti. "Hiç bir yerde Amerika'daki kadar hor görüldüğüm, aşağılandığım olmadı" (Tropic of Capricorn; Oğlak Dönencesi). Fransa'da alnındaki kırışıklar bir anda yok olmuş, neşeli güleç biri olup çıkmıştı. Bütün benliğinden iyimserlik fışkırıyordu.

* * *

Brassai, Günahıyla Sevabıyla Henry Miller'den, Çeviri: Mine Haksal

 

OKUMA PARÇALARI

bukowski, güneş işte burdayım fante, roma'nın batısı brassai, günahıyla sevabıyla henry miller charles bukowski, pis moruğun notları cüneyt özdemir, düş sesi henry miller, big sur john fante, 1933 berbat bir yıldı ömer madra, akıntıya kürek john fante, bahara kadar bekle bandini charles bukowski, kadınlar hakan-utku, matrax gani müjde, bendeki kulak van gogh'da yok
.:!:.

 

Adres: Asmalı Mescid mah. Tünel Meydanı, Tünel Geçidi İşhanı C Blok, D: 424 Beyoğlu - İstanbul
Tel/Faks: (0212) 252 65 16   E posta: parantez@yahoo.com   Web: www.parantez.net

Kitap istekleriniz için Tek dağıtım:
Punto Kitap Hizmetleri

Çobançeşme Mah. Altay Sk. No:8 34196 Yenibosna/ İstanbul
Tel: 0 212 496 1050 E-mail: punto@puntokitap.com

Kitaplarımızı bulabileceğiniz online satış siteleri:


   anasayfa
   

Tasarım: Sokak Kedisi